Yaylanın Çocukları

Anadolu’yu mekân edinmeden çok daha önce başlayan bir alışkanlıkla, yaşamını yaylak ve kışlak diye ikiye ayıran Türk insanı, bu özelliğinden dolayı ( son yıllarda yapılan yayla talanlarını saymazsak ) doğa ile uyumlu ve barış içinde bir yaşama geleneğine sahiptir…

Göçer konar toplum alışkanlığı içinde, ancak hayvancılıkla ekmek derdine çözüm bulan bu yapı, otlakların yeşilliğini koruyarak bolca bulunduğu yüksek rakımlı yerleşkeleri yaylak edinmiştir. Yaylak; hayvanların otladığı, eski deyişle yayıldığı otlak alanlardır.

Yayla da; hayvanların taban yerlerdeki meralarda otlatıldıktan sonra yalnız yaz aylarında otladıkları sulak ve otun bolca bulunduğu yüksek rakımlı meralarda kurulan geçici, mevsimsel yerleşkelerdir… Yani yaz merasıdır.

Göçer konar yaşam içinde kendine yer bulan yaylacılık, kendine has özellikleri ile giyim kuşamdan beslenmeye kadar uzanan bir dizi farklı alışkanlıkları da içinde barındıran, hayvanlarıyla birlikte çevrimsel yer değiştirmeye dayalı, biri yüksek, öteki alçak yerlerde kurulmuş iki yerleşim arasında yarı göçebelik niteliğindeki kırsal yaşam biçimidir…

 

Çocuk yıllarımdan zihnimde izleri kalan bu yaşam tarzının, yıllar sonra izlerini kovalamaya başlayarak, belgeleme çabası içinde olduğum bu günlerde gördüklerimle, karşıma çıkan yayla ve yaylacılık alışkanlığının benzeştiği, ör­tüştüğü çok az ortak nokta var.

Mayıs sıcakları ile bitime yaklaşan kışlak yaşamında, ekinlerin hasat edilmesi ertesinde şükür duasına çıkılır, köyü­müzün en yakın ağaçlık, gölgelik, ormansı alanı içinde kurbanlar kesilirdi. Çocuğundan yaşlısına tüm köy halkının eksiksiz katılımıyla, törensi bir havada gerçekleşen bir araya gelişlerde, kazanlarda pişen kurban etli pilavlar aynı tepsiden yenir, sonrasında yine topluca şükür duası yapılırdı.

Köyün ileri gelenlerinin yer aldığı açık alan toplantılarında mevsim hasadı ve elde edilen ürün hakkında derin yo­rumlar ve değerlendirmeler yapılır; yakında başlayacak yayla göçünün planlaması gözden geçirilir, akşamın serinli­ğinde ise köye dönülürdü… Sıfır numara traşlı, kabak kafalarımızla biz köyün veletleri de fistan altı baldırı çıplak, ayaklarımız kara lastikler içinde pişmiş bir şekilde, yaşlı meşe gölgelerinde kan ter içinde oyuna dalar geri dönüşü hiç istemezdik.